TürkAta Vakfı'nın şirketiEğitim · Kültür · Yayıncılık · Yazılım · İletişimturkatav.org
Tükav GazilerEğitim Kültür Hizmetleri

TürkAta Dergisi · Sayı 1 · Bölüm VI

Gelenek, Bilim ve Simgeler

Müzik, bayramlar, mutfak, rasathaneler, bayrak · Sayfa 54–62

Metinler dergiden aynen aktarılmıştır. Kaynak ve görsel hakları her içeriğin altında ve Kaynakça bölümündedir.

PDF
TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 54
Sayfa 54

VI

Gelenek, bilim ve simgeler

BÖLÜM VI

Kopuzdan mehtere, Nevruz’dan sofraya; gözlemevlerinden bayrağa Türk kültürünün canlı yüzü.

Kopuz · Bağlama

55

Telli çalgılar

Mehter

56

Askerî müzik geleneği

Nevruz

57

Baharın ve yeni yılın bayramı

Ahilik

58

Esnaf dayanışma teşkilatı

Türk mutfağı · Türk kahvesi

59

Sofra kültürü

Kırkpınar · Türk okçuluğu

60

Meydan ve atlı okçuluk

Rasathaneler

61

Uluğ Bey ve Takiyüddin

Türk bayrağı · Damga

62

Simgeler

Kapak görseli: İstanbul Askerî Müzesi’nde mehter gösterisi (2016) · Dosseman · CC BY-SA 4.0

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 55
Sayfa 55

MÜZİK · KOPUZ

Kopuz

Kopuz

Görsel: Beknazar Zh at en.wikipedia · CC BY-SA 3.0 Kopuz, Türk ve Altay halk kültüründe bir çalgı. Komus da denir. Bağlamanın atası olan müzik aletidir. Türkler'de önemi büyüktür. Bağlama ve kopuz kutsal sayılır. Bu kelimeyle ilişkili olan kobzamak, kopzatmak gibi fiiller çalgı çalmayı ifade eder. Kopuz, en eski Türk halk çalgısı olarak bilinmektedir. Ancak kopuz adıyla anılan farklı çalgılara rastlanmaktadır. Şu anda hâlâ Anadolu, Kafkasya ve Orta Asya'da, özel olarak Kırgızistan'da kullanılmaktadır. Şamanlar törenlerde kopuzu kullanırlardı. Teknik olarak çalgı bağlama ailesi içinde değerlendirilmelidir. Bunun yanında diğer önemli telli çalgılar arasında Iklığ ve Gizek adı verilen yaylı olanlar ile Yatuğan denen ve yatık olarak çalınanlar yer alır.

HALK KÜLTÜRÜNDE KOPUZ

Komuz çalan bir kız

Görsel: Nichelle Anderson, U.S. Air Force · Kamu malı Eski Türk kültüründe bu çalgının önemli bir yeri vardır. Havada uçan veya ölen kopuzlar masallarda zaman zaman yer alır. Kopuzun, Korkut Ata'nın buluşu olduğu söylenir. Hastalıkların tedavisinde bile kullanılır. Kopuzun sahibi onu bir başkasına vermeyi tabu sayar ve birinin elinin değmesinin günah olduğunu kabul eder. Şamanlar ruhları onunla çağırır. Aldacı (Ölüm Tanrısı) bile Kopuz'un sesinden Korkut Ata'nın canını veya o civarda bulunanların ruhunu almaya gelemez. Onun sesinde bir haşmet vardır. Korkut Ata öldükten sonra kopuzu yıllarca acıklı sesler çıkarmıştır. Anadolu'da derlenmiş olan bir efsaneye göre Akbaba kuşu yakaladığı tavşanı ağaçta yerken bağırsağı yanlışlıkla bir dala takılarak gerilir ve orada kurur. Çıkan sesleri "Ilgıs" adındaki bir ruh duyarak çalmaya başlar. Bunu duyan avcılar sese gelirler ve bağırsaktan oluşan bu teli bir çubuğa gererek çalgı haline dönüştürürler.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Kopuz” (sürüm 35592016), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

MÜZİK · BAĞLAMA

Bağlama

B

Cura, çöğür, bağlama ve divan sazı

Görsel: Sven Kraus · CC BY-SA 4.0

Bağlama

Görsel: İncelemeelemani · CC BY-SA 4.0

ağlama, saz, Sharki, Šargija ya da Bozuk Türk halk müziğinde ve Balkan halk müziğinde yaygın olarak kullanılan telli tezeneli bir çalgı türüdür. Tezene denilen ve genellikle kiraz ağacı kabuğundan yapılmış bir mızrapla tellere vurularak çalınır. Tekne bir kütükten oyulmuştur ve armut biçimindedir. Kullanılan tekniğe göre mızrap (tezene) veya parmaklar ile çalınır. Parmaklarla çalma tekniğine şelpe ve dövme denir. Genellikle altta iki çelik ile bir sırma (ipek veya bakır sırma) bam (oktav teli), ortada iki çelik ve üstte bir çelik ile bir sırma bam teli olmak üzere toplam 7 tellidir, 5, 6, 8, 9, 11 ve 12 telli olanları da görülmüştur. Tezene ile çalınır. Bağlama, bağdaş kurularak veya dik bir biçimde oturulularak çalınır. Kişi baskın eli ile tellere vururken diğer eli ile de perdelere basar. Bağlama tutulurken teknenin alt tarafı hafif sola eğik olacak bir biçimde uyluğa dayanır. Teknenin ön yüzeyinin üst kenarına, biraz solda olacak bir şekilde, ön kolun orta kısmı dayanılarak bağlama dengede tutulur. Ön kol tekneye dayalı iken bilek bir üçgen oluşturacak ve tezene ortalanacak bir şekilde bükülür. Diğer el ise bağlamanın sapı baş parmak ile işaret parmağı arasında olacak şekilde konumlandırılır, bu pozisyonda bağlamanın sapının kavranmaması önemlidir, sap sadece diğer kolun tekneye yaptığı baskı ile yukarda tutulmalıdır. Baş parmağın eklemi sapın arka yüzüne temas eder biçimde iken diğer parmaklar ise sağa bakar bir şekilde tutulur. Bağlamanın yapıldığı ağaç türleri de çeşitlilik göstermektedir. Kapak kısmı için genellikle Ladin Ağacı tercih edilirken tekne için genellikle Dut, Ardıç, Ceviz ve Maun ağaçları tercih edilir. Kullanılan ağaç türleri ve özellikleri yapan ustaya ve bölgesel özelliklere bağlı olarak değişebilir.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Bağlama” (sürüm 37986540), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 56
Sayfa 56

İstanbul Askerî Müzesi’nde mehter gösterisi (2016)

Görsel: Dosseman · CC BY-SA 4.0

MÜZİK · ASKERÎ GELENEK

Mehter

Mehter ya da çoğul kullanımıyla Mehterân, resmî ve kurumsal adıyla Mehterân-ı Tabl-ı Âlem, Osmanlı askerî ve saray teşkilatında yer alan, kökeni İslamiyet öncesi Orta Asya Türk devlet geleneğindeki "tuğ" ve… Mehter ya da çoğul kullanımıyla Mehterân, resmî ve adedini ifade eden "kat" sistemiyle sınıflandırılmıştır. Klasik kurumsal adıyla Mehterân-ı Tabl-ı Âlem, Osmanlı Türk müziği makam ve usûl sistemine dayalı zengin bir askerî ve saray teşkilatında yer alan, kökeni İslamiyet repertuvara sahip olan mehteran heyeti, icra kabiliyetini öncesi Orta Asya Türk devlet geleneğindeki "tuğ" ve "tablhâne"

Enderûn meşkhânelerinde ve usta-çırak ilişkisiyle yürütülen birliklerine dayanan askerî müzik topluluğudur. Dünyanın en meşk eğitimiyle kazanmıştır. Savaş alanında düşman saflarında eski askerî bandolarından biri kabul edilen mehterhâne; psikolojik çözülme yaratan gür sesli "ceng-i harbî" ezgilerinden yalnızca nefesli ve vurmalı çalgılardan meydana gelen orkestral saray içi fasıllara kadar geniş bir dağarcık sergileyen teşkilat, yapısıyla savaşta ordunun hücum temposunu, yürüyüş nizamını ordu saflarında Bektaşilik kültürünün izlerini taşıyan gülbank ve haberleşmesini koordine etmiş; barış dönemlerinde ise dualarıyla da manevi bir işlev üstlenmiştir. 17 ve 18. yüzyıllarda sarayda, serhad kalelerinde ve kent meydanlarında günün Avrupa saraylarına gönderilen diplomatik mehter heyetleri ile belirli vakitlerinde icra edilen nevbetlerle devlet otoritesini ve Osmanlı-Habsburg savaşları, Batı orkestralarında vurmalı zamanı ilan etmiştir. Sarayın bîrun teşkilatında yer alan çalgıların yerleşmesine ve klasik Batı müziğinde "Alla Turca"

"Mehterhâne-i Âmire" bünyesinde; saltanat sancaklarını akımının doğmasına zemin hazırlamıştır. 1826 yılında II.

muhafaza eden alemdarlar ile müzik icracılarından oluşan Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte kurumsal Mehterân-ı Tabl-ı Âlem ve ordugâh lojistiğinden sorumlu Çadır varlığına son verilen çalıcı mehterlerin yerini Batı normlarında Mehterleri olmak üzere iki ana kol bulunmaktaydı. Devlet kurulan Muzika-i Hümâyun almıştır. 20. yüzyıl başında protokolünde en üst düzeyde emîr-i âleme, askerî sevk ve yükselen milliyetçilik akımları doğrultusunda 1914'te Müze-i idarede çorbacıbaşına, müzikal icrada ise mehterbaşına bağlı Askerî-i Osmânî bünyesinde "Mehterhâne-i Hâkânî" adıyla ihya olan topluluk; zurnazen, boruzen, tablzen, nakkârezen, zilzen edilmiş; 1917'de ordu birliklerine, ardından Kurtuluş Savaşı ve çevgânîlerden oluşan altı uzmanlık bölüğünün yanı sıra deve cephelerine uyarlanmıştır.

ve at sırtında taşınan heybetli köslerle donatılmıştı. Teşkilatın büyüklüğü padişah, sadrazam veya eyalet beylerinin protokoldeki rütbelerine göre belirlenen ve her çalgı türünün

Metin: Türkçe Vikipedi, “Mehter” (sürüm 38304148), CC BY-SA 4.0 — dergi için derlenip kısaltılmıştır. Görsel sahipleri ve lisanslar görsellerin altındadır.

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 57
Sayfa 57

İstanbul’da Nevruz kutlaması

Görsel: No machine-readable author provided. Bertilvidet~commonswi… · CC BY 2.5

GELENEK · BAHAR BAYRAMI

Nevruz

Nevruz Bayramı ya da kısaca Nevruz, dünya çapında çeşitli halklar tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramıdır.

Nevruz Bayramı ya da kısaca Nevruz, dünya çapında başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart'ı "Dünya çeşitli halklar tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya Nevruz Bayramı" olarak kabul etmektedir.

da doğanın uyanışı ve bahar bayramıdır. Nevruz bayramına 4 hafta kala, her salı günleri özel günler olur ki,

İSİM KÖKENİ

bunlara çarşamba denir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 23 Kelimenin aslı eski Farsçadan gelir: Yeni anlamındaki nava ve Şubat 2010'da aldığı 64/253 sayılı kararla 21 Mart'ı Uluslararası Nevruz Günü ilan etmiştir. Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Günümüz İran'ında, her ne kadar İslami bir kökeni olmasa da bir şenlik olarak kutlanır.

Bazı topluluklar bu bayramı 21 Mart'ta kutlarken diğerleri Kuzey yarım kürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart'ta kutlarlar. Aynı zamanda, Zerdüştlük, hem de Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır. Kürtlerde, Nevruz bayramının Kürt ve İran mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi'ne dayandığına inanılır. Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon'dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. 2010'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan İran kökenli bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı ilan etmiştir. 28 Eylül-2 Ekim 2009 arasında Abu Dabi'de hükûmetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi 'ne dahil etmiştir. 2010'dan gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlardır.

Anlamı "yeni gün/günışığı"dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır. (nev: yeni + ruz: gün; anlamı "yeni gün") Farsça olan bu kelime geniş kültür coğrafyalarına yayılmış ve kullanım alanı bulmuştur. Çıkmış olduğu kültür çevresine kıyasla Türk kültür çevresinde daha çok kullanılmaktadır. Türkiye Türkçesinde “Nevruz”, Azerbaycan Türkçesinde Novruz”, Başkurt Türkçesinde “Nouruz”, Kazak Türkçesinde “Navruz”, Kırgız Türkçesinde “Noruz”, Özbek Türkçesinde “Navruz”, Tatar Türkçesinde “Navruz”, Türkmen Türkçesinde “Novruz”, Uygur Türkçesinde “Noruz” şeklinde kullanım alanı bulmuştur. Türkçeden başka bu kelimenin “Novruz” ve Arapça'ya “Neyruz” şeklinde geçtiği görülmektedir.

Batı Trakya Türkleri'nde Mevris adları ile anılır. Yeni gün adı eskiden Türkler arasında “yengi kün” şeklinde Nevruza karşılık kullanılıyordu. “Yengi” ve “kün” kelimelerinin ayrı ayrı Uygurlarda ve Kumanlarda “eski zamanlarda” kullanıldığı görülmektedir.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Nevruz” (sürüm 37958071), CC BY-SA 4.0 — dergi için derlenip kısaltılmıştır. Görsel sahipleri ve lisanslar görsellerin altındadır.

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 58
Sayfa 58

GELENEK · ESNAF TEŞKİL ATI

Ahilik

Ahilik (Ahiyân-ı Rum), Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır.

Kırşehir’de Ahi Evran Camii’nin minaresi

Görsel: Fenerlicetin8 · CC BY-SA 3.0

Ahilik (Ahiyân-ı Rum), Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Arapça manası ile düşünüldüğünde "Kardeşim Baba" diye bir Veli'nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma tabir uygun düşmüyor. Fakat Divânu Lügati't-Türk'te akı Eli açık, teşkilatıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Alevî-Bektâşî Akı kelimesiyle düşünüldüğünde "Ahi Baba" tabiri daha mantıklı Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli görünüyor. Bu konuda Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünde meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram şu görüşlerini dile ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını getiriyor:

iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Temel mesleği "Dabbaklık"tır. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.Ahilik teşkilatı, Anadolu’da esnaf ve zanaatkârlar arasında dayanışmayı esas alan bir örgütlenme biçimidir.

AHİLİK SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ

Bu konuda esas olarak iki iddia mevcuttur. İlk iddiaya göre kelime Arapça kökenlidir. Buna göre "Ahi" kelimesi Ahiyye'nin tekili olan "ah" kelimesine birinci tekil "ya"sı ilave olunarak "ahi"

şeklinde telaffuz olunmuş halidir. Bu fikre göre Ahi'nin sözlük manası "kardeşim" demektir. Bu iddianın güçlü yanı, Ahiliğin ilk olarak Araplarda Fütüvvet Teşkilatı adıyla çıkması, dolayısıyla Ahilik ile ilgili terimlerin Arapça olması gereğidir.

Ancak bu kanıt yeterli değildir. İkinci iddiaya göre Ahi kelimesi Türkçe Akı kelimesinin zamanla değişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu kelimenin Ahi birlikleri içinde zaman zaman Ahi Baba şeklinde ifade edildiğini görüyoruz. Buna göre kelimenin Fütüvvet Teşkilatı Fütüvvet, İslam dünyasında kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik mefkuresinin adıdır. Şövalyelik nasıl Orta Çağ Batı dünyasına ait mahsus bir ülkü ise, Fütüvvet Teşkilatı Fütüvvet de Orta Çağ İslam dünyasına ait bir ülküdür. Nasıl ki Araplar İslam'dan önce kültürlerinde mevcut olan Fütüvvet anlayışını İslami değerlerle geliştirip devam etmişler, nasıl ki Farslar "cevanmerdi" anlayışını aynı şekilde İslam süzgecinden geçirmişler, Türkler de kendi "Akılık" ülküsünü İslami ahlak ve değerlerle geliştirerek devam ettirmişlerdir. Arap kültüründe ideal kahraman, sehavet ve şecaat timsali olan Fütüvvet erinin adı "Feta", İran kültüründe "Cevanmerd", Türk kültüründe "Akı"dır. Türk Akılığı, İslamiyetle Arap Fütüvvet şiarından etkilenmiştir. Akılar birbirlerine karşı kardeşçe tutumundan dolayı Akı kelimesi yerini Ahi kelimesine bırakmış ve Abbasi Devlet]'nin sona ermesiyle Fütüvvet yerini Ahiliğe bırakmıştır.

AHİ EVRAN VE AHİLİK TEŞKİLÂTI'NIN KURULUŞU

Orta Asya'da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca 1040 Oğuz Türkleri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu'ya göç etmeye başladı.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Ahilik” (sürüm 37404717), CC BY-SA 4.0 — dergi için derlenip kısaltılmıştır. Görsel sahipleri ve lisanslar görsellerin altındadır.

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 59
Sayfa 59

SOFRA · MUTFAK

Türk mutfağı

Ezogelin çorbası

Görsel: E4024 · CC BY-SA 4.0

Türk mutfağı, Türkiye'nin ulusal mutfağıdır. Orta Asya, Selçuklu ve Beylikler ile Osmanlı kültürünün mirasçısı olan Cumhuriyet Dönemi Türk Mutfağı hem Balkan ve Orta Doğu mutfaklarını etkilemiş hem de bu mutfaklardan etkilenmiştir. Ayrıca Türk mutfağı yörelere göre de farklılıklar gösterir. Karadeniz mutfağı, Güneydoğu mutfağı, Orta Anadolu mutfağı gibi birçok yöreler kendilerine ait zengin bir yemek haznesine sahiptirler. Yöreden yöreye farklılaşan lezzetleri barındıran yeme-içme biçimleri, özel gün, kutlama ve törenlerde ayrı bir anlam hatta kutsallık taşır. Türk Mutfağı, çeşit zenginliği ve damak tadına uygunluk yönünden olduğu kadar birçok yemek ve yiyecek türü ile sağlıklı ve dengeli beslenmeye ve vejetaryen mutfağına kaynaklık edebilecek örnekleri barındırmaktadır.

ÇORBALAR

Karnıyarık

Görsel: Maderibeyza · CC BY-SA 3.0

Çorba özellikle kış aylarında Türk mutfağının vazgeçilmez bir parçasıdır. Mercimek çorbası, ezogelin çorbası, yoğurt çorbası ve tarhana çorbası en çok tercih edilen çorbalardır. Ancak Türk mutfağı bunların yanı sıra sayısız miktarda çorbalar içerir. Etler, sebzeler ve baklagiller genellikle çorbaların ana malzemeleridir. Et suyu, un, yoğurt ve şehriye bu malzemeleri çorba haline getirmek için kullanılır. İşkembe çorbasının alkollü içkilerin neden olduğu baş ağrısına iyi geldiği inancı yaygındır. Özellikle şehirlerde yer alan işkembeci lokantaları geç saatlere kadar açık kalarak müşterilere işkembe çorbası servisi yaparlar.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Türk mutfağı” (sürüm 37198475), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

SOFRA · KAHVE

Türk kahvesi

T

Türk kahvesi

Görsel: Tema · CC BY-SA 3.0

Türk kahvesi, cezve ve fincan

ürk kahvesi, daha çok Türk kültüründe önemli yere sahip Osmanlı İmparatorluğu'dan günümüze kadar gelmiş bilinen en eski kahve hazırlama ve pişirme metotlarındandır. Kendine has tadı, köpüğü, kokusu, sunuluş biçimiyle özgün bir kimliği ve geleneği vardır. Telvesi ile ikram edilen tek kahve türüdür.

TARİHİ

Araştırmacılar kahvenin 14. yüzyıl başlarında Habeşistan'dan tüm dünyaya yayıldığını, çıkış yerinin de adının etimolojisi de kahve ile benzerlik gösteren Güney Habeşistan'daki Kaffa yöresi olduğunu belirtmektedir. Sadrazam Özdemiroğlu Osman Paşa'nın babası olan Memlûk Çerkeslerinden Osmanlı'nın Yemen valisi Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirdi. Yeni hazırlama yöntemi ile kahve, güğüm, cezve ve kül/kor ateşinde pişirme yöntemiyle pişirilerek Türk kahvesi adını aldı. Tahtakale'den başlayarak şehre yayılan kahvehaneler halk arasında yaygınlaşmasını sağladı. Önceleri Arap Yarımadası'nda kahve meyvesinin kaynatılması ile elde edilen içecek, bu yepyeni hazırlama ve pişirme yöntemiyle özgün tadına kavuşmuştur.

Görsel: YamanB · CC BY-SA 4.0

KÜLTÜREL ETKİSİ

İngilizler'deki çay saati geleneği gibi, kahvenin de Türk toplumunda bir zamanı vardır. Genellikle sabah ve öğlen öğünleri arasında içilir.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Türk kahvesi” (sürüm 38278163), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 60
Sayfa 60

GELENEK · SPOR

Kırkpınar Yağlı Güreşleri

Katrancı Mehmet Pehlivan

Görsel: Oilwrestling · CC BY-SA 4.0

Kırkpınar Yağlı Güreşleri, geleneksel Türk yağlı güreş turnuvası. Her sene haziran ayı sonu ile temmuz ayı başında Edirne'de düzenlenir. Pehlivanlar üç gün süresince er meydanında mücadele ederler. Son gün yapılan finallerde her boyun (kategorinin) birinci, ikinci ve üçüncüleri belirlenir. Bunlardan en önemlisi başpehlivandır. Güreşler esnasında Kırkpınar Festivali düzenlenir ve çeşitli etkinlikler gerçekleştirilir. Osmanlı Devleti'nin birçok yerinde yağlı güreş turnuvaları yapılırdı ama bunların içinde yalnız Kırkpınar'dakini kazanan kişi "başpehlivan" olarak adlandırılırdı; bu gelenek günümüzde de devam etmektedir. Osmanlı Devleti'nin son döneminde başpehlivan unvanına sahip oldukları bilinen güreş efsaneleri Koca Yusuf, Katrancı Mehmet Pehlivan, Adalı Halil, Kel Aliço, Kurtdereli Mehmet Pehlivan ve Hergeleci İbrahim, Kırkpınar başpehlivanlık kültürünün önemli figürleridirler.

KIRKPINAR YAĞLI GÜREŞ TURNUVALARI

Baş boyunda şampiyon olan güreşçi Kırkpınar'ın birincisi ve başpehlivan ilan edilir.

Kırkpınar Yağlı Güreşleri

Görsel: CeeGee · CC BY-SA 4.0

GÜREŞLERİN YAPILDIĞI YER

Kırkpınar, Edirne'yi Ortaköy'e bağlayan 35 kilometrelik yolun üzerinde, Simavina (Samona) ile Sarı Hızır Köyleri arasında bulunan ve Balkan Savaşından sonra Yunanistan sınırlarında kalan Nazif Ağa tarlası da denilen çimenlik bir yerin adıdır. Bu alanın bir tarafı Topçu Ali Ağa'nın tarlası, bir tarafı çayırlık, bir tarafı Tikio'lu Recep Ağanın tarlası, bir tarafı Çilingiroğlu'nun sebze bahçesi ve bir tarafı da Kırklar çeşmesidir. Balkan Savaşları ve I.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Kırkpınar Yağlı Güreşleri” (sürüm 38310340), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

GELENEK · SAVAŞ SANATI

Türk okçuluğu

T

Osmanlı kompozit yayı (1700’ler)

Görsel: Daderot · Kamu malı

Süleymanname’den akıncı beyleri

Görsel: A painter of the Ottoman Nakkaşhane · Kamu malı ürk okçuluğu, Türklerde okçuluğun ve özellikle atlı okçuluğun önemi tarih öncesi zamanlara kadar uzanır. Yaklaşık MÖ 5000'den itibaren Altay ve Tanrı Dağları çevresinde ortaya çıkan, daha sonra da İç Asya'ya tamamen egemen olan "Atlı Bozkır Kültüründe" atlara ve okçuluğa büyük önem verilmektedir. Tarihteki Türk atlı okçuları, dört nala giderken eyer üstünde dönüp arkaya ok atarak hedefe tam isabet ettirme ustalıklarıyla tanınmışlardır. Uluslararası literatürde "Part Vuruşu" olarak isimlendirilen at üzerinde geriye doğru yapılan ok atışının en başarılı ve en ünlü uygulayıcıları Türkler olmuşlardır. Türk kahramanı Tarkanların tolgalarına şahin tüyü takma hakkı yalnızca Part atışını başarılı bir şekilde uygulayabilenlerine verilmiştir. Vurkaç, sahte geri çekilme ve düşmanın etrafını sarma gibi taktikler Türk atlı okçularının kullandığı ve birçok zaferde kilit rol oynayan taktiklerdir. Türk destanlarından Oğuz Kağan Destanı'nda ok ve yay, sembolik anlamlarla yer almaktadır. Türk kültürünün geçmişinde okçuluk geniş bir alanda öneme sahip olmuştur. Orta Asya'da geçim kaynağı ve askerî tatbikat niteliği olan sürek avları, Türk atlı okçuluğunun gelişmesini sağlamış; Türkler bu becerilerini Orta Asya'dan Anadolu'ya taşımışlardır. Savaşçılık, avcılık, sporculuk gibi alanların dışında sosyal alanda da okçuluk önem teşkil etmiştir. Örneğin askeri bayramlarda, dinsel törenlerde çeşitli sportif okçuluk yarışmaları toplumsal hayatta yer almıştır.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Türk okçuluğu” (sürüm 36810673), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 61
Sayfa 61

BİLİM · SEMERKANT

Uluğ Bey Rasathanesi

Uluğ Bey Rasathanesi, Semerkant

Görsel: Michel Benoist · CC BY 2.5

Uluğ Bey Rasathanesi, 1421 yılında Timur İmparatorluğu'nun 4. sultanı Uluğ Bey (‌Mīrzā Muhammad Tāriq bin Schāhruch Ulugh Beg) tarafından yaptırılan 3 katlı bir gözlem evidir. Rasathanede devrin ünlü astronomları Ali Kuşçu, Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid (‌Ghiyāth al-Dīn Jamshīd ibn Masʾūd al-Kāshī) çağdaşları ile birlikte çalıştılar. Son kısımları 1449 yılında Uluğ Bey tarafından tamamlanan ve tarihe Ziyci Sultanı veya Zeyci Kürkanı olarak geçecek eseri bu rasathanede hazırladılar.

KURULUP ÇALIŞMASI

Uluğ Bey Rasathanesi’nin kalıntıları

Görsel: Alaexis · CC BY-SA 2.5

Uluğ Bey'in en büyük eseri, Semerkand Medresesi inşasından kısa bir süre sonra Semerkant’ta yaptırdığı büyük rasathanedir ve dış görünümü gezel bir rasathanedir. Uluğ Bey Rasathanesi de denilen bu rasathane, Semerkant Medresesi’nde yapılan matematik ve astronomi çalışmalarını pratiğe uygulamak, sonuçlarını hazırlanacak bir eserle ilim dünyasına sunmak gayesiyle yapılmıştı. Uluğ Bey, 1421’de yapımına başlanan rasathanenin inşası bittikten sonra, rasathane müdürlüğü görevini, Gıyaseddin Cemşid’e verdi. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler, ancak on iki yılda bitirilebilmiştir. Önce Gıyaseddin Cemşid rasat ve hesaplama işlerini o idare ediyordu. Gıyaseddin 1429 yılında ölünce yerine Bursalı Kadızade Rumi görevlendirildi. Rumi’nin 1430 yılında ölümü üzerine rasathanenin müdürlüğüne, Kadızade’nin talebesi Ali Kuşçu getirildi. Burada yapılan gözlemler üzerine Uluğ Bey, ünlü Zeycini düzenlemiş ve bitirmiştir. Zeyc Kürkanı veya Zeyc Cedit Sultanı adı verilen bu yıldız kataloğu eser, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser olmuştur. 1449'da Uluğ Bey'in öldürülmesinden hemen sonra dindar fanatikler bu rasathaneyi yıktırtmışlardır.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Uluğ Bey Rasathanesi” (sürüm 36484381), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

BİLİM · İSTANBUL

Takiyüddin’in Rasathanesi

Rub’ tahtası modeli (İstanbul Rasathanesi)

Görsel: Basak · CC BY-SA 4.0

Takiyüddin'in Rasathanesi (Dar-ü'r Rasad-ül Cedid), 1575 yılında Osmanlı bilgini Takiyüddin tarafından İstanbul'da Tophane sırtlarında kurulan gözlemevidir. 1571 yılında Osmanlı Sarayı'na müneccimbaşı olarak atanan Takiyüddin'in, Padişah III. Murad'a, astronom Uluğ Bey'in Semerkant'da hazırlattığì "Zic-i İlhânî" adlı astronomi gözlem ve hesaplarının eskidiğini belirten raporunu sunmasından sonra kurulmuştur. İstanbul Rasathanesinin yapımına kesin olarak ne zaman başlandığına dair kanıt niteliğinde herhangi bir belge bulunmamasına karşın, rasathanenin aletleri ve yapımı tamamlanmamış bile olsa 1575-1580 yılları arasında gözleme açık olduğu belirlenmiştir. Rasathane 1580 yılında, Şeyhülislam Kadızade'nin onaylayan fetvası ve padişah III. Murad'ın emriyle denizden topa tutularak yıkılmıştır.

TARİHÇE

Takiyüddin’in sekstantı (Topkapı Sarayı Müzesi)

Görsel: From Al-âlât al rasadiya li-zij al-shahinshahiyya, by en: … · Kamu malı === Kuruluşu === Osmanlı Devleti'nde 16. yüzyılda namaz vakitlerinin belirlenmesi, kıble yönünün tayin edilmesi ve takvimin hazırlanması için gökbilim kullanılmaktaydı ancak kurulan küçük çaplı rasathanaler gündelik hayata yönelik oldukları için uzun ömürlü olmamıştı. 1571'de Müneccimbaşı Mustafa Çelebi ölünce yerine Müneccimbaşılığa atanan Takiyüddin'i himayesi altına alana Vezir Sokullu Mehmet Paşa ve Hoca Sadettin Efendi, onun gözlemevi kurma isteği ile ilgilendiler ve onu desteklediler. Uluğ Bey, Zîci'nin gününü doldurduğunu, günün ihtiyaçlarına uygun olmadığını ve yeni gözlemler ışığı altında yeni tablolar oluşturulmasının gerekliliğini açıklayan bir layiha hazırlayıp padişah III.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Takiyüddin'in Rasathanesi” (sürüm 35262882), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

TürkAta Dergisi Sayı 1, sayfa 62
Sayfa 62

SİMGELER · BAYRAK

Türk bayrağı

Türk bayrağı

Görsel: David Benbennick (original author) · Kamu malı Türk bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal ve resmî bayrağıdır. Al renkli zemin üzerinde beyaz hilal ve yıldız ile oluşmuş bayrak ilk olarak 1844 yılında Abdülmecid dönemindeki Tanzimât sürecinde kabul edilmiş, Cumhuriyet döneminde 29 Mayıs 1936'da 2994 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bayrağı olarak kanunlaşmıştır. 22 Eylül 1983'te 2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile bayrak ölçütleri belirlenmiş ve bayrak son hâlini almıştır. Efsaneye göre bayraktaki al, kan kırmızısıdır ve şehitlerin dökülen kanlarını temsil eder. Gece yarısı bu kanların üzerine yansıyan hilal biçimindeki ay ve bir yıldızla beraber Türk bayrağının görüntüsü oluşur. Bu efsanenin 1389 yılında meydana gelen I. Kosova Muharebesi'nde gerçekleştiği söylenmektedir. Ayrıca İstiklâl Marşı'nın birinci, ikinci ve onuncu kıtalarında Türk bayrağından bahsedilir.

TARİHÇE

Osmanlı İmparatorluğu'ndan önceki Anadolu Türk devletlerinde kullanılan bayrak renk ve sembolleri hakkında yeterli bir bilgi yoktur. Türk bayrağı ilk olarak Anadolu Selçuklu hükümdarı II. Mesud tarafından Osman Bey'e gönderilen beyaz renkli sancak olarak görülür. 15. yüzyıldan sonra al bayrak I. Selim dönemindeki Çaldıran Muharebesi'nde ise yeşil bayrak kullanılmaya başlanmıştır. Türk bayrağına en yakın şekle ise III. Selim döneminde rastlanır. Bu bayrakta hilal ile birlikte sekiz köşeli yıldız kullanılmıştır. Sekiz köşeli yıldız şekil bilimine göre zafer anlamı taşımaktadır. 1844 yılında Abdülmecid dönemindeki Tanzimat sürecinde bayraktaki yıldız beş köşeli şeklini almıştır. Beş köşeli yıldız insanı sembolize etmektedir. Saltanatın kaldırılması üzerine 29 Mayıs 1936 tarihinde bayrağın şekli kesin bir şekilde tayin edilmiştir.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Türk bayrağı” (sürüm 38028581), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.

SİMGELER · DAMGA

Damga (tamga)

Yazıcıoğlu Ali’nin Tarih-i Âl-i Selçuk’undan damga sayfası

Görsel: Yazıcıoğlu Ali · CC BY-SA 4.0

Damga (tamga) bir şeyin üzerine bir işaret basmaya yarayan alet, mühür demektir. Ayrıca herhangi bir şeyin üzerine bu aletle bırakılmış olan işaret, iz anlamına da gelir. Türk halklarında ve Türk kökenli olmayan Kafkas halklarında boy/aşiret damgaları geleneği görülür (Batı Çerkesçe tamığe (тамыгъэ), Doğu Çerkesçe damığe (дамыгъэ), Abazaca adamğ (адамгъ)). Eski Türkçede "Tamga" olarak söylenirken, günümüz Türkçesinde "Damga" biçimiyle yer alır. Ayrıca; Azerice Damğa, Tatarca Tamga, Başkurtça, Özbekçe, Kırgızca ve Uygurca da ise Tamğa olarak söylenir. Türkmenler ise (ğ-m değişmesiyle) "Tağma" biçiminde ifade ederler. Hatta Rusçaya dahi Tamga biçimiyle geçmiştir.

TARİHTE TAMGALAR

Tamga (Göktürkçe: tamga) Türklerin çeşitli boylarının çeşitli amaçlarla oluşturup kullandıkları simgelerdir. Tarihsel kökeni çok eskilere dayanan tamgalar (damgalar) bir iletişim gereksinimi olarak türemiştir. Bu sebeple hayvan, eşya ve hatta silahların damgalanması gibi harmanda elde edilmiş olan hububat da damgalanırdı. Erken Türkler, Kuzey Avrasya kıtasında yaygın olarak yaşamışlar, geçimlerini çobanlık ve avcılıkla sağlamaya başlamışlardı. Yazın yaylakta, kışın kışlakta yarı göçebe hayat sürdürmüşlerdi. Mevsim göçleri sırasında, sürülerin birbirlerine karışmaması için her boy, sürülerine kendi tamgasını vuruyordu. Harzemşahlar çağında yazılmış olan Mukaddimetü'l Edeb'de "Mühür bastı, bugdayga" şeklinde bir cümle görülmektedir.

Metin: Türkçe Vikipedi, “Damga (işaret)” (sürüm 35686462), CC BY-SA 4.0 — kısaltılmıştır.